Bir sağlık çalışanı, bir diyetisyen olarak bugün bu yazıyı sadece mesleğimin değil, kalbimin de sesiyle yazıyorum.
Çünkü 30 Ağustos yalnızca bir tarih değil; bir milletin, yorgun bedenlerle ama dimdik durabilen zihinlerle nasıl ayağa kalktığının kanıtıdır.
Zaferin hikâyesi, sadece cephede değil, sofralarda, eksik tabaklarda, ama eksilmeyen iradelerde gizlidir.
30 Ağustos 1922. Büyük Taarruz’un finali. Düşmanı Anadolu topraklarından söküp atacak son hamle. Tarih kitaplarında bu gün “zaferle” anılır ama o zaferin ardında sadece silah, komutan, strateji yoktur. Açlık vardır. Susuzluk vardır. Uykuya, korkuya, yorgunluğa rağmen yürümek zorunda olan bedenler ve karar vermek zorunda olan zihinler vardır.
Peki biz bu zaferi anarken, sadece tarihsel bir olayı mı hatırlarız? Yoksa bedensel ve zihinsel direncin, yoklukta bile ayakta kalabilmenin, vücudu ve iradeyi yönetebilmenin gerçek anlamını mı düşünürüz?
Aç Karınla Savaşan Bir Millet
Bugün yemek yemediğimizde, birkaç saat aç kaldığımızda baş ağrısı, halsizlik, odaklanma sorunu yaşarız. “Kan şekerim düştü”, “Sinirlendim çünkü açım” deriz. Oysa 1922 yazında bu topraklarda bir millet günlerce sadece kuru ekmek ve hoşafla yürüyordu. Bazıları onu da bulamıyordu. Protein yoktu, vitamin yoktu, su bile çoğu zaman sınırlıydı. Ama yine de yürüdüler. Çünkü tabağın boşluğu, kalbin doluluğuyla dengelenmişti.
Beslenme sadece fiziksel değil, aynı zamanda duygusal ve zihinsel bir ihtiyaçtır. O dönemin askerleri, vücutlarını değil, iradelerini besleyerek ilerlediler. Bu, sıradan bir diyet disiplini değil; bu, milletin var oluşunu yeniden yazma iradesiydi.
Beyin Açlığı ve Zaferin Psikolojisi
Modern bilim şunu söylüyor: Kronik açlık durumunda beyin, farklı çalışır. Kısa vadeli açlık, odaklanmayı artırabilir; çünkü vücut hayatta kalmaya, karar vermeye, tehditleri analiz etmeye programlanır. Düşünün: Mustafa Kemal Paşa, cephede kararlar verirken tok değildi. Uyku düzeni yoktu. Ama zihinsel berraklığı, stratejik zekâsı, dakik hesaplamaları tarihin yönünü değiştirdi.
Bu nasıl olur?
Çünkü bir liderin besin kaynağı sadece fiziksel değildir. İnançla, sorumlulukla ve halkına duyduğu güvenle besleniyordu. Tıpkı binlerce askerin, vatan sevgisiyle doyması gibi…
Atatürk ve Toplum Sağlığı: Sofradan Başlayan Cumhuriyet
Zafer kazanıldıktan sonra Atatürk’ün önceliklerinden biri “halk sağlığı” oldu. Çünkü o çok iyi biliyordu ki, sağlıksız bireylerden sağlıklı bir millet kurulamaz. 1920’lerde kurulan “Muhtaç Çocuklara Yardım Dernekleri”, doğru beslenme eğitimi verilen halk okulları, köylere kadar ulaşan sağlık seferberliği — hepsi bunun göstergesiydi.
Atatürk’ün vizyonunda beslenme bir ihtiyaç değil, bir bilinçti. Cumhuriyet’in sofrası herkese eşit tabak sunmalıydı. Bu yüzden onun izinden yürüyen bir sağlık çalışanı ya da bir diyetisyen için bugün hâlâ en büyük görev, sadece bireyleri değil, toplumu beslemektir.
Bugün Soframızda Ne Var?
Bugün 30 Ağustos. Sofralarımızda yiyecek bol, belki de fazlasıyla. Ama peki ya irade? Peki ya şükran? Biz bugün tokken neler yapıyoruz? Onlar açken neler başardı?
Bu günü sadece bir bayram olarak değil, bir hatırlama ve farkındalık günü olarak yaşamak gerek. Çünkü o zafer, sadece savaş alanında değil; boş midelerle dolu idealler arasında kazanıldı.
Ve biz şimdi her lokmamıza, her tabak kararımıza, her sağlık önerimize bir parça Atatürk vizyonu koyabiliyorsak; işte o zaman bu mirasa gerçekten sahip çıkıyoruz demektir.
Bugün sadece şanlı bir tarih değil, zihin gücüyle yazılmış bir beslenme destanı da var arkamızda.
Unutmayalım:
Bazı zaferler silahla kazanılır, bazıları iradeyle.
30 Ağustos, ikisini de taşıyan tek sofradır.
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, tüm şehit ve gazilerimizi saygı, minnet ve rahmetle anıyorum.